Gündemden Notlar – Akademisyen Dr. Bilge Azgın
20 Temmuz 2016
Mont Pelerin’in Düşündürdükleri: Dönüşüm Olmadan Çözüm Olma Olasılığı Yok
26 Kasım 2016

15 Temmuz Cunta Güncesi: İçi Dışı Bir Düşman Türkiye

Dr. Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim” üzerine yayımladığı birçok kitapta insanların ve dolayısıyla toplumların özgürleşmeleri için var olagelen düşman imgelerini dönüştürmeleri gerektiğini vurgular. İnsanlar zaten hangi ülkeye, topluma veya ideolojiye doğarsa doğsun küçük yaştan itibaren birden çok halihazırda yaratılmış düşman imgelerinin içine doğup bu imgeler içinde büyüyüp yoğrulmaktadırlar. Rosenberg, hayatın her alanında insanlar arası bağlantılı şekilde iletişim kurulabilmesi için “iyi ve kötü” kategorilendirmesini içinde barındıran ahlâki değer yargılamalarının rafa kaldırılması gerekliliğini vurgular.

Sonuç itibariyle insanların “gerçek veya doğru” diye ifade ettikleri şey, dil aracılığı ile vukubulan bir şeydir. Kullandığımız dil bizim kendi açımızdan baktığımız dış dünyayı tanımlamanın ötesinde dış dünya gerçekliğini de yaratır. Dolayısıyla düşman imgeleri ve ahlâki değer yargılamaları üzerinden kurgulanan herhangi bir dil  (ve o dilin yarattığı dünya) karşı tarafa uluşmaya çalışan pencereler yaratmaz. İnsanlar arasında aşılması imkânsız duvarlar yaratır.

15 Temmuz’da yaşanan kanlı cunta girişimine ve sonrasında gelişen olaylara bu açıdan baktığımızda içi dışı bir düşman Türkiye görmemek elde değil. 15 Temmuz gecesi Ghetto’da otururken, yan masada oturan arkadaşlar Hilmi ve Hazal, askerin boğaz köprüsünü kapattığını söylediler. Hilmi “bu darbe girişimidir anladığım kadarıyla” derken, benim aklımda Fransa’daki terör saldırısı vardı. “Geçenlerde Havaalanında yapılan terrör salıdırısıyla ilgili olabilir” diyerek tahmin yürütmeye çalıştım. Ancak Hilmi ısrar etti “yok zannetmem bu darbedir”.  10-15 dakika sonra bu kez Hazal seslendi. “Bilge, bak istersan da bu darbe işi gerçektir ”. O an silkinip TV’nin önüne geçtim.

Yüzde 50 oy almış muhafazakâr otoriter bir hükümeti ve yüzde 50’den fazla oy almış bir Cumhurbaşkanı’nı silah zoruyla devirmeyi amaçlarken önüne çıkan sivilleri de katletmekten kaçınmayacak cuntacılar harekate geçmişti bile. Bunun bir darbe girişimi olduğu ayyuka çıkınca Erdoğan’a halıhazırda duyduğu nefretten transta olan bazı insanların “müstahakınız” veya “kefeniniz hazırlamıştınız hadi şimdi zamanı” gibilerinden sağda solda yorumlar yazdıklarını gördüm.

Ardından Tayyip Erdoğan’ın canlı yayında yaptığı konuşmayı izledik. Geniş çaplı bir katliamı göze almış Cuntacıların silahlı saldırısını, Cumhurbaşkanı’nın çağrısı ile sokağa dökülen yüzbinlerce insan engelleycekti. Lakin gece ilerledikçe AKP tabanında aktif siyaset yapan ve sokakta direnen arkadaşlarımın sosyal medyada “ilk önce bu darbeci Fetocuları halledeceğiz, sonra da sıra bu kalkışmaya alkış tutanları ve tiyatro diyenlere gelecek” türünden paylaşımlar yapmaya başladıklarını gördüm. Bu tür paylaşımlar önümüzdeki dönemlerde Türkiye’deki siyasetin nasıl şekilleneceği yönünde bana ipuçları veriyordu. Çünkü bu paylaşımlar genel bir ruh halini yansıtıyordu. Bir taraftan televizyondan gelen açıklamalar, diğer taraftan da sosyal medyada düşen haberleri ve paylaşımları sabaha kadar incelemeye devam ettim.

Sabaha karşı uykuya dalmadan önce, Martin Luther King’in sivil haklar mücadelesi sürecinde Amerika’daki ırkçı şiddete karşı geliştirdiği “şiddetsiz sivil itiaatsizlik” yöntemini aklımdan geçirdim. Martin Luther King’in geliştirdiği “Şiddetsiz Sivil İtiaatsizlik” prensipleri içinde belki de en etkileyici sözlerinden biri de şuydu: “Biz sadece bize bu kadar yoğun ve sistematik şekilde şiddet uygulayanlara karşı şiddet uygulamayı reddetmiyoruz. Bize bunları yapan insanlara karşı nefret etmeyi de reddediyoruz.” King’in bu anlayışı, bugün içinde yaşadığımız ve yarattığımız dünya için ne kadar da istisnai bir duruş idi…

Özellikle yıllardır kutuplaştıkça kutuplaşan, farklı kimliklendirmelerden oluşan grupların birbirinden korkarak ve nefret ederek yaşadığı Türkiye’de “nefret etmeyi reddetmek” kimsenin aklına gelemeyeceği en büyük ve en ilerici devrim veya dönüşüm hayali olsa gerek diye düşündüm. Ve elbette Recep Tayyip Erdoğan “halkımı sokağa çağırıyorum” derken kastettiği halkı kendi deyimleriyle “çapulcu”, “ateist”, “batıcı”, “Zerdüşt”, “monşer”, “Alevi” ve “affedersiniz Ermeni” takımı değildi elbet.

Cunta katliamının ikinci günü cuntaya karışan ve cuntacıların emirlerine itaat eden askerlerin etkisiz hale getirildikten (ya da teslim alındıktan) sonra nasıl linç edildiklerinin videoları ve fotoğrafları servis edildi. Linç edilmeler veya linç girişimleri sadece sivillerin üzerine ateş açılıp cuntacılar tarafından katledildiği Boğaz Köprüsü’yle sınırlı değildi. Buna karşılık, AKP taraftarı gazeteciler ve entelektüeller TV’lerde yaptıkları programlarda cunta girişimine o veya bu sebeple karışan askerlerin linç edilmesini “olacak o kadar” mantığı çerçevesinde izah ettiler.

Ardından, Diyanet Başkanı cuntacılara karşı halkın maneviyatını güçlendirmek için tüm gece boyunca imamlara selâhlar ve hutbeler okumalarını organize ettiğini açıkladı. İslam’ın “merhamet dini” olduğunu vurgulayan Diyanet Başkanı, teslim olmuş cuntacı askerleri linç etmenin İslam’da caiz olup olmadığı konusuna değinmedi. Lakin sokaktaki halkın “başkalarının canına zarar vermemesi” gerektiğini söyledi. Bunun ardından, birkaç gün sonra, Diyanet öldürelen cuntacılara cenaze namazı kılınması gibi din hizmetleri verilmeyeceğini açıklaycaktı.

AKP karşıtı kesimlerin birçoğu ilk andan itibaren bunun bir tiyatro olduğu düşüncesinden ve yargısından yüzde yüz emindiler. Linç edilen askerlerin görüntülerine olan tepkilerini “PKK ile savaşan askerimizi ne hale getirdiniz…vatanınızı gerçekten seviyorsanız PKK’lılara niçin böyle savaşıp bu yaptıklarınızı onlara yapmaz sınız?” gibi cümlelerle ifade ettiler. Bu kesimi en fazla ürperten şey paylaşılan bazı fotoğraflarda linç edilen askerlerin yanında duran ve demokrasi nöbetine çıkmış çember sakallı ve sarıklı insanların olmasıydı. Çember sakallılara olan düşmanlıklarını başka bir dış düşmanla ilintilendirip ifade ediyorlardı. Bu tepkilere karşı, AKP taraftarı gazetecilerin birçoğunun tepkisi de “esas tüm bu olup bitene tiyatro deyenler PKK’ya nasıl yardım ediyorlar bir düşünsünler” şeklinde oldu.

Aslında parantez açmak gerekirse çember sakallı ve sarıklı insanların yer aldığı fotoğraflardan tüyleri ürpenlerin bazıları belki hatırlamayabilir ancak, 6-7 Eylül 1955 olaylarında İstanbul’da Rum kökenli Türkiye vatandaşlarının iş yerlerini ve evlerini “Türkiye Türk’tür Türk kalacaktır, Rumlar piçtir piç kalacaktır!” sloganlarıyla yağmalayanlar çember sakallılar falan değildi. Seküler görünümlü milliyetçilerdi. Ne de olsa, Türkiye vatandaşı olan Rumlar, dış düşman olarak algılanan Yunanistan’ın Türkiye’nin içindeki iç düşmanlarıydı Bu geniş çaplı yağmalamanın yanında birçok linç, tecavüz, ve sokak ortası bıçakla sünnet etme olayları da yaşanmıştı. Parentezi kapatıp 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ikinci gününe dönecek olursak, birçok devlet yetkilisi yakalanan cuntacı askerlere olan öfkelerini “bunu Yunan bile yapmazdı” cümleleriyle ifade ettiğini görüyorduk.

Yine 15 Temmuz 2016 cunta girişiminin ikinci gününde seküler yaşam tarzını benimsemiş solcu arkadaşlarımın bazıları Atatürk ve İsmet İnönü’nün güya dar ağacında sallanan bir sarıklıya bakarkenki fotoğrafını paylaştılar. Fotoğraftaki mizansene göre Atatürk sarıklıya bakarken İsmet İnönü’ye “nefes mi alıyor İsmet? Bir defa daha asalım” diyordu. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılmalarına her yıl yas tutup kınayan seküler solcu arkadaşlarım “düşman ve tehlikeli” olarak gördükleri dini kimlik ve ideolojiden olan insanların aslında bir kez değil iki kez asılmaları gerektiğini ifade ediyorlardı.

Diğer taraftan da darbe karşıtı mitinglerine katılan insanlar, cunta katliamını gerçekleştirenler için histeri halinde “idam isteriz! idam isteriz!” diye bağırıyorlardı. Evet darbeye kalkışanlar masum insanları öldürerek Türkiye’yi bir felakete sürüklediler. Lâkin bu insanlar için ağırlaştırılmış müebbet hapis yetmiyordu. Hınç ve öfke içinde aleme ibret olsun diye idam isteniyordu.

O an, 1960 darbesinde cuntacıların aleme ibret olsun diye, astıkları merhum Mendres aklıma geldi. Menderes’i idam sehpasına götürmeden önce sırf eziyet olsun diye basur muayennesinden de geçirmişlerdi. Onca eziyet ve aşağılanmaya uğrayan Mendres’in haksız yere idam edilmeye götürülürken son sözleri “kimseye kırgın değilim” olmuştu. Menderes’in hayatı boyunca olmasa bile hayatının son anlarında hınç ve nefretten arınmış bir biçimde idam sehpasına yürüyebilmesinin bir insan için ne kadar zor ve büyük bir erdem olduğunun daha iyi farkına vardım.

15 Temmuz 2016 cunta girişiminin üçüncü gününde cuntacı Generallerin listesi gazete ve televizyonlarda dolaşmaya başladı. Ardından cunta girişiminin ele başları dedikleri komutanların, farklı davalarla hapise atılılıp emekliye sevkedilen katı laik Generallerin yerine iki kademe atlaya atlaya atanan komutanlar olduğu saptandı. Cuntacılıktan tutuklanan generallerin veya anayasa mahkemesi üyelerinin bizzat siyasi iktidar desteği ile bu görevlere geldikleri konuşulmaya başlandı. Ancak siyasi iktidar yetkilileri bu hususta kendilerine hiçbir sorumluluk payı çıkarmadan “ey saf kardeşlerim biz size söylemiştik bunlar terörist haşaşiler diye de inanmamıştınız… Bakın görün nasıl biz haklı çıktık” diyerek halka seslenmeye devam ettiler.

20 Temmuz günü OHAL ilan edildiğinde ilk aklıma gelen şey on yılı aşkın süredir tanıdığım ve kalplerinde iyilikler gördüğüm AKP’li arkadaşlarımın 15 Temmuz gecesi “ilk önce bu darbeci Fetocuları halledeceğiz, sonra da sıra bu kalkışmaya alkış tutanları ve tiyatro diyenlere gelecek” türünden yaptıkları paylaşımlar aklıma geldi. Çünkü OHAL’i yönetecek olanların bu ruh haliyle hareket etmeleri halinde, Türkiye’nin nasıl bir süreçten geçebileceği konusunda endişelenmemek elde değildi.

Türkiye’nin “askeri vesayet” diye adlandırılan otoriter hibrid rejim modelinden demokrasiye geçiş yapmadığını, aksine “seçimli otoriteryanizm” diye adlandırılan yeni bir hibrid rejim modeline doğru geçiş yapmakta olduğunu ilk kez 2009 yılında doktorasını yeni bitiren akademisyen arkadaşım Yunus Sözen kaleme almıştı. Kendi yazdığım doktora tezinde, Dahl’ın demokrasi kavramı üzerinden kurgulanan hibrid rejimlerin geçerli olduğunu ancak hepsininde ulus-devlet süreciyle şekillenen tahakküm kalıpları içinde yer aldığını; dolayısıyla Türkiye’deki siyasi rejimin fay hatlarının etnokrasi diye adlandırılması gerektiğini ele almıştım.

OHAL’den sonra halihazırda seçimli otoriteryanizm diye adlandırılan hibrid rejimin hangi tür ve derecede bir otoriter rejime doğru evrileceği konusu birçok akademisyen tarafından muhakkak analiz ve tasvir edilecektir. Ancak benim bu yazıda ilgilendiğim husus bu değil.

Yazının esas amacı, ulus-devlet tahayyülü etrafında kurgulanıp yaratılan ve uluslararası sistem “gerçekliği” olarak farzedilen bir dünyada, insanların birbiriyle düşman imgeleri kullanmadan iletişim kurabilmeleri ve farklı bir dünya yaratmaları olasılığı nedir sorusu üzerinde durmaktır. Her ulus-devlet kendisini özgün bir etnik, ırk ve dini kimliklendirme üzerinden kurgulayıp belli bir coğrafyayı da kendi vatanı olarak yaratmak için savaştığı olgusunu göz önünde bulundurursak, insanların ulus-devlet kavramı üzerine kurguladığı bir sistemsel yapının neden devamlı surette düşman imgeleriyle beslenip şiddet üretmek zorunda kaldığını idrak etmek mümkün.

Türkiye üzerinden anlatılan örneklerden de anlaşılabileceği üzere, ulus-devlet süreciyle şekillenen uluslararası sistem farklı ülkelerde düşman imgeleriyle dolup taşan kollektif hafızalar yaratmakla kalmıyor.  Bu ülkelerin içinde yaşayan vatandaşların veya farklı siyasi grupların kollektif hafızalarında yaşayan dış düşman imgelerini birbirlerine karşı da kullanmalarını doğal ve kaçınılmaz kılıyor. İnsanların kimliklendirme aracılığıyla kendilerini devamlı surette bir grupla özdeşleştirmelerinin, bu durumun da insanın nörolojik yapısıyla birleşerek ne gibi sonuçlar doğurabileceğini başka bir yazımda kaleme almıştım (http://www.bilgeazgin.com/kuresel-siddet-sarmali-icimizde/).

Ancak bu yazı, ulus-devlet sistemi ve milliyetçilik ideolojisinin neden devamlı surette düşman imgeleri ve şiddet üretmeye muhtaç olduğunu ortaya koyarken onun yerine başka bir ideoloji koyma önerisinde bulunmuyor. Yazının amacı tüm ideolojilerin oluşturduğu inanç sistemi yapısında “iyi ve kötü” kategorilendirmesini içinde barındıran katı ahlâki değer yargılarının bulunduğu noktasına vurgu yapmaktır. Çünkü esas sorun insanın bir diğer insanı olduğu insan gibi değil de halı hazırda dilde yaratılan kavramların bir araya getirilip oluşturduğu ideolojik ve ahlâki değer yapısı süzgeçleri üzerinden değerlendirip yargılamasından ve deneyimlemesinden kaynaklanmaktadır.

Ulus-devletlerin uluslararası sistem “gerçekliği” olarak farzedildiği bir dünyada, insanların birbiriyle düşman imgeleri kullanmadan iletişim kurabilmeleri ve farklı bir dünya yaratmaları olasılığı nedir noktasında Viktor Frankl’ın ‘İnsanın Anlam Arayışında” anlattıkları oldukça önemlidir. Eşi ve tüm yakınlarının Nazi Almanyası’nın toplama kamplarında yok edilen Viktor Frankl’ın toplama kampının öldürücü koşullarında hayatta kalmaya çalışırken insan sevgisinin yaşamın tek gerçeği olduğunu nasıl keşfettiğini şu cümlelerle açıklar:

“Yaşamımda ilk kez, birçok şair tarafından dile getirilen ve onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm: İnsanın ulaşabileceği en temel ve en yüce hedef, sevgidir. O anda, insan şiirinin, insan düşünce ve inancının açığa vurduğu en büyük sırrın anlamını da kavradım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım.”

Eğer bir insan konsantrasyon kampında yukarıda yazılanları keşfedip idrak edebiliyorsa IŞİD’li, Trump’lı, iç savaşlarla ve milyonlarca mülteciyle dolu bir dünyada yaşayan insanlar da aynı şeyi keşfedip idrak etme olasılığını koruyor olmalıdır.

Poli Dergisi’nde yayımlanmıştır (31-07-2016)