Kuzey Kıbrıs’taki Sol Partilerin Sol Açığı (2)
29 Eylül 2015
The River Mind Stream
4 Temmuz 2016

Küresel Şiddet Sarmalı İçimizde!

Hemen hemen her gün yeni bir bombalı saldırı haberiyle sarsılıp duruyoruz. Türkiye’de peş peşe patlayan intihar bombalarının hemen ardından Belçika’da başka bir bombalı saldırı oluyor. Ne oluyoruz diye anlamaya çalışırken Iraq’ta başka bir bombalı saldırı; derken Pakistan’da bir tane daha….Belki bu yazıyı yazarken veya yazı basıldıktan sonra bombalı saldırılar zincirine yeni bir tanesi daha eklenecek.

Peş peşe bombaların patlaması yarattığımız dünya için kaygı verici. Daha kaygı verici olanı bu olup bitenin bizim dünyamızdan sanki çok farklı ve başka bir dünyada oluyormuş gibi algılamamız. Bu eylemleri yapan insanların bizlerden çok farklı bir tür; sıradışı ‘patolojik’ vakalar gibi algılamamız…Gündelik yaşantımızda hem kendimize hem de başkalarına devamlı surette uyguladığımız sözlü, düşünsel, veya eylemsel şiddet biçimlerinin gündelik hayatımızın merkezinde yer aldığının farkında olmamamız…

Neden insanlığın hem büyük tarihi hem de bizzat kendi mikro yaşam tarihi bu denli şiddet dolu sorusunun yanıtlarını aramak kütüphaneleri dolduracak kadar farklı konularda kitapları bir araya getirmeyi gerektirebilir. Bu yazı ancak köşe yazısına uygun şekilde sadece birkaç önemli noktaya dikkat çekmekle sınırlı kalmak zorundadır.

Benim dikkatimi çeken nokta, Nazi Almanya’sından Amerika’daki yerlilerin yok edilmesine, Rwanda’dan Balkanlar’daki etnik temizliklere kadar olan birçok örnekte bizim gibi “normal” ve “sıradan” insanların binlercesi hatta bazı durumlarda yüz binlercesi büyük ölçüde bu katliamlara iştirak etmiş olmalarıdır. Sizden veya sizin komşularınızdan hiç de farklı olmayan insanların, tarihte birçok kez tekerrür ettiği gibi, ellerine öldürücü aletler alarak çoluk çocuk demeden öldürebiliyor olmaları.

Katliama bizzat iştirak etmese de olan biten katliamlar karşısında kayıtsız ve ilgisiz kalan milyonlarca insana ne demeli? Örneğin Türkiye Cizre’de aylarca süren Olağanüstü Hal Durumu’nda sivillere olup bitene gösterilen kayıtsızlık veya “siviller de PKK’nın oralara gelmesine izin vermeseydi” diyerek olup biteni göz ardı etme durumu. Buna mukabil, Ankara’da TAK’ın gerçekleştirdiği canlı intihar bombası ardından siyasi kürt hareketinin tabanında yer alan bazı kesimlerin “ama Cizre’de çocuklara tecavüz edildi kimsenin sesi çıkmadı” diyerek Ankara’da canlı bombanın dehşetini dolaylı yoldan haklı çıkarmaya çalışmaları veya o bombanın yol açtığı dehşetle yüzleşmekten kaçınmaları gündelik konuşmalarda sıklıkla rastladığımız olaylar arasındadır.

Yukarıda bahsi geçen örneklerin hepsinde de görüleceği gibi, “Öteki” diye tanımladığımız gruplarda yer alan insanların yaşadığı acıya duyarsız kalma yetimizin korkutucu derecede güçlü olduğudur. Ancak karşıt diye tanımladığımız “Öteki” bir grup olabilmesi için, kendimizi bir grubla özdeşleştirmemiz, tanımlamamız veya kimliklendirmemiz (identification) gereklidir. İşin zor tarafı da insanın kendi kendisini hayatının tüm evrelerinde pek de farkına varmadan sürekli olarak bir grubla özdeşleştirmesidir. Maalesef, evrimin getirdiği süreç, insanın hayatta kalabilmesini ve kendi egosal kimliğini varlığını sürdürmesinin bir gruba ait olmaktan geçtiği yanılsamasını veya illüzyonunu yaratıyor. O yüzden bu tür illüzyonların içine hapsolmamak kırılması oldukça zor bir dürtüdür ve her zaman insanın kendi kendinin farkındalığını tetikte tutma zorunluluğunu gerektiriyor.

Bugün dünyada baş gösteren şiddet sarmalında etnik/milliyet veya dini gruplara ait olma durumu baş sırada gibi görünse de, kendimizi yaşamımız boyunca kendi kendimizi kimliklendirip aile grubuna, aşiret grubuna, klan grubuna, sosyal sınıf/sosyal statü grubuna, siyasi kimlik grubuna, toplumsal cinsiyet grubuyla birlikte tanımlayıp duruyoruz. Bu noktada Amerikan nürolog David Eagleman’ın ‘Beyin’ adlı 6 bölümden oluşan belgeseli oldukça ilgi çekici bulgular içermektedir. Eagleman’a göre, tarihte devamlı şekilde tekerrür eden soykırımlara, dini veya etnik temizliklere tarihsel ekonomik ve siyasi açılardan bakmak oldukça önemlidir; ancak resmin tümünü görmek için yeterli değildir. Resmin tümünü görmek için bu vak’alara nöral fenemonen açısından da bakmak gerekir.

Belgeselin Beşinci Bölümü’nde Eagleman ufuk açıcı bir deneyi ele alır. Deneyde Hindu, Yahudi, Hristiyan, Müslüman, Siyentolojist ve Ateist olmak üzere 6 farklı inanış grubu yer almaktadır. Her inanışta yer alanlara eline şiringa batırılan el gösterilir. Şiringa batırılan ellerin Hindu birine mi yoksa Yahudi birine mi ait olduğu belirtilir. Deney şunu ortaya çıkardı: Hindu dininde olan birine kendi dini grubuna ait olan başka birinin eline şiringa batırıldığında gözlemcinin beynindeki acı ağı oldukça uyarılırken, başka bir dini grubuna ait olan bir insanın eline şiringa batırıldığında aynı gözlemcinin beynindeki acı ağı pek uyarılmıyor. Bu durum insanların normalde kendilerini ait olarak kurguladıkları grup üyelerinin yaşadıkları acılara oldukça duyarlı olabilirken, kendilerinin dışında kurguladıkları grup üyelerinin acılarına pek de duyarlı olmadıklarını gösteriyor.

Önemli olan şu ki bu durum sadece dini gruplar için geçerli değil! Kendilerini ateist olarak tanımlayan insanlar da kendi gruplarına ait olan birinin eline şiringa batırılmasına oldukça duyarlı olurken, diğer dini grupların ellerine şiringa batırılması durumunda, dindarlar kadar duyarsızlık gösteriyorlar. Bu husus oldukça önemli çünkü mesele sadece din değil herhangi bir gruba ait olma meselesidir. Zira bir gruba ait olmak meselesi, “Öteki gruplar” ile ayrışmaya yol açar. Bu daha önce belirtildiği gibi aile grubu, aşiret grubu, klan grubu, sosyal sınıf/sosyal statü grubu, siyasi kimlik grubu, toplumsal cinsiyet grubu, hatta kahverengi gözlüler veya siyah saçlılar grubu da olabilir.

Diğer bir önemli husus da şudur: “Normal” olarak tanımlanan bir insan, diğer insanlarla iletişime geçtiği zaman beyninin “medial frontal cortex” bölümünde sinyaller oluşur. Aynı sinyaller “psikopat” diye tanımlanan bireylerin beyinlerinde oluşmaz. Bu sinyallerin oluşmaması demek, pisikopatların “başka bir insan olmak nasıl bir şeydir” gibi bir duyularının olmadığı anlamına geliyor. Eagleman’a göre bu durum, “pisikopatların” empati yapma yetisinden tamamen mahrum oldukları için en acımasız cinayetleri işlemelerine sebep oluyor.

Ancak “normal” diye tanımladığımız insanlar da, sokakta yaşayan evsiz insanları gördüklerinde beyinlerinin “medial frontal cortex” bölümünde sinyal uyarılması oluşmaz. Yani karşı tarafı dilenci veya evsiz olarak algıladığımızda genellikle “onun gibi olmak nasıl bir şeydir” duyusunu canlandırmadığımız için ve onu “nesneleştirdiğimiz” için bizim beynimizdeki “medial frontal cortex” kısmı uyarılmaz. Hepimiz en az bir kez veya birçok kez evsizlerin yanından geçerken onlara hiç bakmadığımız veya para dilenen birine hiç aldırış etmeden yolumuza devam ettiğimiz olmuştur.

Dolayısıyla, bizim gibi “normal” sayılan binlerce insanın genosit, etnik/dini temizlik veya toplu tecavüz gibi olaylara iştirak edebilmeleri için karşı grubu “insanlıktan çıkarma, kişiliksizleştirme veya canavarlaştırma” süreçlerine ihtiyaç vardır. Bu süreç devreye girdiğinde yolda gördüğümüz evsizlere veya dilencilere aldırış etmediğimiz gibi karşı grupta yer alan insanların yaşadığı acıyı da görmezlikten gelebiliriz. Karşı grupta yer alan insanların, insandan daha aşağı bir varlık olduklarını aşılayan siyasi-kültürel yapılar ve karşı grupta yer alan insanları nesnelleştiren sosyo-psikolojik şartlandırmalar dünyadaki kitlesel şiddetin tekerrür etmesini kaçınılmaz kılar.

Lâkin daha önce vurgulandığı üzere, günlük yaşantımızda arkadaş olup da fikir ayrılığı yaşadığımız insanlara karşı dahi kendi kafamızda “düşman imajları” yaratırız. Pek farkında olmasak da, Marshall Rosenberg’in gözlemlediği gibi hayat boyu kafamızın içinde “düşman imajları” ile yaşarız. Kimlerin düşman olduğu zaman ve mekâna göre değişse de (ki zaman ve mekân kavramları da ayrı bir illüzyon) kafamızın içindeki “düşman imajlarımız” aynı kalır.

William Connolly’den tutun da Mouffe ve Laclau’ya kadar uzanan geniş yelpaze, kimliğin “öteki” üzerinden tanımlanmasının kaçınılmaz olduğunu ve önemli olanın da ötekiyi sadece farklı olarak algılamamız ancak ötekileştirmememiz gerektiğini vurguluyorlar. Batı akademik dünyasında oldukça popüler olan bu anlayışta yeterince irdelenmeyen şey kimliklenme olayıdır. Kimliklenme kaçınılmaz olabilir ancak doğal bir veri olarak kabul edilemez. Kimliklenmelerimizin hiçbir zaman “gerçek benliğimiz”i veya “ben” duygumuzun tümünü kapsayıp oluşturmadığının bilincine varmamız kaçınılmazdır.

Bu bilince varmadığımız sürece Gurdjieff’ın dediği gibi insan “kendi kendini hatırlayamaz ve uyanıkken uyumaya devam eder”. Hayatı boyunca dış etkenlerin durumuna göre kimliklenen ve o kimliklenmeyi de “gerçek benliği” zanneden bir insan saatli bir bomba gibidir! Kimliklerimizi kendimiz yarattığımızı ve bizlerin yaratıp yüklediği anlamlar sayesinde kurgulanan illüzyonlar olduklarını içselleştirmemiz lâzım. Kendi kendimi gözlemlemeye çalıştığımda kimliklenmenin aldatıcı gerçekliğine karşı her zaman farkındalık tetiğinde olmanın hiç de kolay olmadığını anlayabiliyorum.

Hal böyleyken; Mevlana’nın zamanında yapmış olduğu “Başkalarının savaşıyla uğraşayım derken, kendindeki yaman savaşı gözden kaçırma!” uyarısı, şu anda dünyanın dört bir yanında tekerrür eden şiddet olaylarıyla ilgili en fazla dikkate almamız gereken kaide olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor…

 

Poli Dergisi için yazılan yazı. (04-03-2016)

Email: bilge.azgin@neu.edu.tr

 

ENOUGH